İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Faiz arttırımı her zaman işe yaramaz

Yarın akşam Albaraka Türk Katılım Bankası ile birlikte düzenleyeceğimiz anma programında Dr. Adnan Büyükdeniz’i dostlarından dinleyeceğiz. Program öncesi Büyükdeniz’in dostlarının daha önce verdiği mülakatları sizinle paylaşmıştık. Bu sefer Büyükdeniz’in Dünya gazetesinde yayınlanan bir yazısını paylaşacağız. Büyükdeniz, bu yazısında faiz arttırımının her zaman işe yaramayacağını söylerken günümüz ekonomik gelişmelerine de yıllar öncesinden adeta projeksiyon tutuyor. İşte o yazı:

“Dünya, son on yıldır enflasyonun büyük ölçüde dizgin altına alındığı bir dönem geçirdi.

Bu on yılın ilk beşinde düşük profilli bir büyüme ortamında düşen enflasyon oranları ile birlikte faiz oranlarının da gerilediğini gördük. İkinci beş yılda ise büyümenin hızlandığını, buna karşın artırılan faiz oranları sayesinde, enerji fiyatlarındaki artış gibi kimi arz şoklarına rağmen, enflasyonun büyük ölçüde kontrol altında tutulduğuna tanık olduk.

Şimdi ise yeni bir döneme girdiğimizi görüyoruz. Tüm dünyada resesyon endişelerinin iyice belirginleştiği bir ortamda, enflasyon da yukarı yönde ciddi sinyaller veriyor. Birçok iktisatçının stagflasyon (durgunluk içinde enflasyon) ihtimalinden bahsetmesi boşuna değil.

Türkiye’de ise son yıllarda ekonomik istikrarın, büyük ölçüde enflasyonda ciddi kazanımlar sayesinde sağlandığı bir dönemin ardından, % 7’lerin altına bir türlü çekemediğimiz enflasyon oranı, şimdilerde yeniden çift haneli büyüklüklerin sinyalini vermeye başladı. Tabii olarak faiz artırımları yeniden gündeme gelmiş durumda. Sorun şu ki, faiz arttırımlarının bugünkü enflasyonu aşağı çekmede ne ölçüde etkili olacağı aslında tartışılması gereken önemli bir konu.

Standart makroekonomik modeller para politikasının ekonomiyi esas itibariyle talep yönünden etkilediğini kabul eder. Bu modellerde para politikasının aktarım mekanizması (ya bir dizi ikame ilişkisiyle) dolaylı yoldan, ya da (bu tür ikame ilişkileri olmaksızın) dolaysız yoldan gerçekleşir. İster dolaylı, isterse dolaysız yoldan olsun, para politikasının etkisi her halükarda toplam talep düzeyindeki değişmeler kanalıyla ortaya çıkar. Bu çerçevede, örneğin faiz oranlarındaki artışın – toplam talebi daraltmak yoluyla – enflasyon oranını aşağı çekici etkisi öngörülebilir.

Ancak; standart yaklaşımın dışındaki “yapısalcı makroiktisat” yaklaşımlarında (örneğin, Lance Taylor gibi iktisatçıların katkılarında) para politikasının ekonomiyi etkileme süreci sadece toplam taleple sınırlı tutulmamakta, muhtemel arz yönlü etkilerine de vurgu yapılmaktadır.

Bu yaklaşımlara göre; Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomilerdeki yapısal farklılıklar, standart modelde bu farklılıkları yansıtacak tarzda ele alınmalıdır. Özkaynak sorunu yaşayan ve finansman giderlerinin toplam değişken maliyetler içinde önemli bir paya sahip olduğu bir ekonomide, örneğin faiz oranlarında kayda değer bir artışın etkisi, sadece toplam talebi daraltmakla sınırlı kalmayabilecek, maliyet artışları sonucu arz-yönlü etkileri de söz konusu olabilecektir. Bu durumda daraltıcı bir para politikasının etkisi, mutlaka beklenen ölçüde “anti-enflasyonist” olmayabilir. Hatta halen içinde bulunduğumuz koşullarda olduğu gibi, toplam talebin zayıfladığı ve önemli negatif arz şoklarının yaşandığı bir ortamda daraltıcı para politikası, muhtemel stagflasyonist eğilimlerin hızlanmasına katkı bile sağlayabilir.

Para politikası ve fiyat düzeyi arasındaki ilişkiye dair diğer bir boyut da “fiyatlama davranışları”dır. Türk imalat sanayii kesiminde fiyatlar esas itibariyle “değişken mark-up” yöntemiyle belirlenmektedir. İmalat sanayiindeki firmalar, maliyet ve talep unsurlarındaki değişmeleri kısa bir sürede fiyatlara yansıtmaktadır. “Mark-up”taki değişkenlik ise talep fazlasına göre belirlenmektedir.

“Mark-up” fiyatlamanın piyasa etkinliğinin düşük olduğu ekonomilerde daha geçerli olduğunu söyleyebiliriz. Bu şartlar altında arz yönlü bir fiyat şokunun, kaynak dağılımını etkilemekten ziyade, doğrudan nihai fiyatları etkilemesi çok daha yaygın bir durum olarak karşımıza çıkmaktadır. Örneğin, etkin bir piyasada petrol fiyatlarındaki artışın bu enerji girdisine alternatif arayışları, gıda fiyatlarındaki artışın bu sektöre yatırımları artırması beklenirken, etkin olmayan bir piyasa, bu tür cevaplar vermek yerine fiyat artışlarını tüketicilere yansıtma yolunu tercih edecektir.

Önceki yazılarımızda da belirttiğimiz gibi, ülkemizde enflasyon sürecinin belirlenmesinde para politikasının kontrolü dışındaki faktörler etkilerini hissettirmeye devam ediyor. Bu bağlamda, dünyada enflasyon kaygıları yanında büyüme kaygılarının da ciddi bir biçimde arttığı bir ortamda enflasyonu kontrol, beklenti yönetimine katkı ve yurtdışı fon girişine destek amacıyla faiz oranlarının bugünkü düzeylerinin üzerine taşınması, enflasyonda umulan etkiyi oluşturamama riski ile birlikte ciddi üretim ve istihdam kayıplarına yol açabileceği için, ekonomiyle ilgili beklentileri daha da kötümserleştirebilir.

Faiz oranlarının mevcut seviyelerinin korunması, içinde bulunduğumuz konjonktürde ekonomiye, faiz artırımından daha olumlu bir katkı sağlayabilir kanaatindeyiz.

Yazımızı, “sıradışı” bir iktisatçı olan John Kenneth Galbraith ile bitirelim:

“İktisatta, saygın bir hatanın taraftarı olmak, kesinliği tartışmalı bir gerçeğin savunucusu olmaktan profesyonel açıdan daha iyidir.”

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir