İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Ne yaptıysam Allah rızası için yaptım!”

Önceki gün Aşina Kitap’tan Yusuf Temizcan imzasıyla çıkan “Muhsin kıvamında yaşamak: Abdullah Tivnikli” kitabından bahsetmiştik. Kitabın yazarı Yusuf Temizcan’ın Abdullah Tivnikli ile yapmış olduğu bu mülakat, merhumun vefatından önce vermiş olduğu son mülakat olarak biliniyor. Temizcan, Genç Dergisi’nin Aralık 2018 sayısında da bu röportajdan bazı kesitleri bizlerle paylaşmıştı. Hem kitap severlere bir hazırlık olması hem de Abdullah bey’in vefatından önceki son mülakatı olması cihetiyle sizlerin görüşlerine sunmak istedik. Mülakatın sonunda hikayesini de bulabilirsiniz. İyi okumalar.
http://gencdergisi.com/12779-bereketli-bir-hayati-yasamak.html 

Nerede doğdunuz? Nasıl bir çocukluk geçirdiniz?

Erzurum’da 8 Mart 1958 tarihinde, sabaha karşı dünyaya gelmişim. Benden dört yıl önce merhum abim Fahrettin Tivnikli doğmuş. Bir de benden küçük kız kardeşim Zeynep var. Onunla da aramda 4 yaş bulunuyor. İkiz çocuk olarak doğmuşuz aslında, ikiz kardeşim 3 aylıkken vefat etmiş.

Babam Sıddık Bey, annem Hatice Cahide Hanım. Babamın babasına Limoncu Dede Bey derler. Dedem büyük bir tüccarmış o zaman. Babamın annesi de Tivnik köyünden. Soyadımız bu köyden geliyor. Babamın dayısı ki ondan epeyce bahsetmeye çalışacağım, Hacı Faruk Bey. Bizim için esas dede Hacı Faruk Bey idi.

Hacı Faruk Bey’in yanında mı büyüdünüz? O yüzden mi dede gibi diyorsunuz?

Evet, neredeyse onun elinde büyüdük diyebilirim. Bizim için dayı, amca, abi değil dede idi. Dede olarak onu bildik. Kendisi alim bir zat imiş, Erzurum’un merkezindeki Lalapaşa Camii’nde vaaz verirmiş, soyadı kanunu çıktığında soyadı Katvanlıoğlu olmuş. Bir reddiye kitabı var ama kaybolmuş, bulamadık. 1953’te vefat etmiş, mezarı Tivnik köyünde. Allah gani gani rahmet eylesin kendisine.

Ömer Nasuhi Bilmen’in (1883-1971) teyzezadesidir. Ömer Nasuhi Bilmen malumunuz cumhuriyet döneminin çok önemli bir alimi. İstanbul Müftülüğü ve Diyanet İşleri Reisliği yapmıştır ve hazırladığı çok kıymetli ilmihal ve ayrıca Türkçe Kur’an meali bugün Türkiye’de hemen her evde vardır.

Birlikte mi okumuşlar?

Hacı Faruk Bey ile Ömer Nasuhi Bilmen, İstanbul Fatih’te medreselerde birlikte okumuşlar. Osmanlı’nın son zamanları, cumhuriyetin ilk yılları. Medrese eğitimi tamamlanınca Ömer Nasuhi Bilmen İstanbul’da kalmış, ardından Diyanet İşleri içinde yükselmiş. Hacı Faruk Bey ise Erzurum’a dönerek aldığı eğitimle öğrenci yetiştirmeye niyet etmiş, medrese açmış.

Nasıl bir medrese bu?

Bizim aile geleneğimizde ilim ehli kimseler epey varmış. Bunu dikkate aldığınızda zaten bizim için her yer eğitim alanı. Büyük bir evi vardı Hacı Faruk Bey’in, orayı medreseye dönüştürdü. Onlarca, belki yüzlerce talebe yetişti buradan.

Erzurum o dönem ilmî anlamda oldukça münbit bir yer anladığım kadarıyla.

Çok münbit. Son devir alimlerinin çoğu orada, Erzurum’un o kucaklayıcı ve kuşatıcı ikliminde, Müslüman halkın sahiplenmesiyle yetişmiştir. Havası soğuk olsa da, Erzurum’un insanı çok sıcak kanlıdır. Bugün de böyledir. Bu dinin koruyucu, kollayıcılarından olmuşlardır. O yüzden Erzurum insanının inancı sağlamdır.

Sonraki yıllarda Erzurum’da kurulan Yüksek İslam Enstitüsü de önemli bir hizmet görmüştü, çok alim, vaiz, müftü çıktı oradan.

Evet, doğru söylüyorsunuz. Bizim bu bahsettiğim evde olan hem medrese hem de tekke idi. Onun da altını çizmek lazım. Sadece ilim değil, irfan ve tasavvuf da var.

Osmanlı’dan gelen gelenek tekke ve medreseleri hep bir arada götürebilmiş önemli bir tecrübe.

Kesinlikle. Biz de naçizane bunun devamına katkı sağlamaya çalışıyoruz. Şimdi biz o köye, Tivnik köyüne proje imam hatip yaptırıyoruz. Yetenekli çocuklara burada eğitim verip, hafız yapacağız nasip olursa. Yanında yurdu olacak. Hem ilim hem de irfan öğrenecekler. Niyetimiz tertemiz nesillerin yetişmesine ufak da olsa katkımızın olması. Küçük Çamlıca’da Çilehane’nin hemen altında bir okul var. İbrahim Halil Çağlar orayı ticaret lisesi olarak düşünmüş, ben “Gel burayı proje imam-hatip yaptıralım. Hepimize de sadaka-i cariyye olsun.” dedim. Sonra orası değişti imam-hatip oldu hamd olsun.

Çocukluğunuzda ev ortamı nasıldı?

Abim Fahrettin Tivnikli ile ilişkim çok iyiydi, çoğunlukla erkek kardeşler pek iyi geçinemezler bilirsiniz, biz de o yoktu. Sevgi ve muhabbet vardı. Ailemizin olumlu anlamda etkisi elbette bu noktada çoktur. Babam çocuklarına ve özellikle bana karşı çok şefkatli ve sevgisini gösteren biriydi. Bazı babalar görüyorum, hem bizim neslimizden hem de bugünkü nesilden, çocuklarını çok sevseler bile otoriteleri zayıflar endişesiyle bunu göstermekten kaçınıyorlar. Bu yanlış. Baba hem otoriter olmalı hem de sevgisini göstermekten evlatlarını mahrum etmemeli.

Abiniz Fahrettin Bey ile ilişkiniz çok iyiydi diyorsunuz.

Biz abimle hayatımız boyunca ayrılmadık, hep beraber yürüdük. Yürüyüşümüze birbirimizi ortak kıldık. Birbirimizden güç aldık, omuz omuza verdik daima. Kardeş olmanın yanı sıra dava arkadaşıydık.

Dava arkadaşından kastınız nedir?

Biz birlikte Milli Mücadele Birliği’ne girmiştik. Orada dava arkadaşlığımız da olmuştu. O dönemin önemli gençlik yapılanmasıydı Milli Mücadele Birliği. Ben gençlik teşkilatında koşturdum bir süre.

53 sene abimle biribirimizi hiç kırmadık. Anlaşamadığımız şeyler olabilirdi ama kırılmaz ve kırmazdık. O bir şey isterse yapardım genelde, o da benim istediklerimi yerine getirirdi. Her işimizi istişare ile yaptık. Bunun altını çizmek isterim. “Ben istiyorum, o halde o olsun” mantığımız olmazdı.

Abim merhametli ve şefkatliydi. Sadece bana karşı değil. Ailesine, çalışanlarına, dostlarına, o an muhatabı kimse ona karşı öyleydi. Az bulunan bir insandı. Ticaret yapıyorduk sonuçta. Ticarette mutlaka menfaat, çatışma oluyor. Herkes farklı düşünüyor. Ama Fahrettin Abimle sorun yaşamadım. Bir de dava şuuru bizi bir arada tuttu.


Söyleşinin Hikayesi

Abdullah Tivnikli Abimizle yaklaşık 3 aydır hatıralarını kitaba dönüştürme niyetiyle mütemadiyen Beylerbeyi’ndeki evinde bir araya geliyorduk. Bazen haftada üç kez görüştüğümüz oluyordu. Ses kayıt cihazını çalıştırıyor ve sorularla onu açmaya çalışıyordum. Kendisi en başta hiç istemedi böyle bir işe girişmemizi. “Ben, ben, ben demekten. Şöyle şöyle yaptım demekten hiç hoşlanmıyor, tasavvuf da bizi bu konuda uyarıyor.” demişti. Ama biz Süleyman Ragıp Yazıcılar ile kendisini epeyce zorladık, hatıralarının iki kapak arasına girmesinin bizler ve gelecek nesiller için çok kıymetli olduğuna ikna ettik. Zar zor ikna edebildik. Aslında bir video belgesel de yapacaktık lakin ömrü yetmedi. Allah kendisine gani gani rahmet eylesin. Mekanı âli olsun.

Burada aziz hatırasına ithafen görüşmelerimizdeki cevaplarından bir kısmını tadımlık niyetiyle sizinle paylaşmak istiyoruz. Kitap ile ilgili hazırlıklarımız son aşamalarında. Allah nasip ederse kısa sürede sizinle buluşturmaya niyetliyiz.”

İlk yorum yapan siz olun

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir